iCRA KURULU:  Dr.Baymirza HAYIT, Prof.Dr. Dursun YILDIRIM, Prof. Dr. Ahmet Bican ERCILASUN, Prof.Dr. Yumni SEZEN, Doçent.  Cemal ZEHIR, Gaz. Yazr. Rasim EKSI HUKUK DANISMANLARI: Av. Izzet CEMIL FIDAN, Av.Ilker TURNA, Av. Ömer YESILYURT, Av. Hakki KURTULUS, Av. Mehmet TASDELEN...    SITE SORUMLULARI:  Genel sorumlu: Erhan ÖZTUNC, Teknik Sorumlu: Naci ERKOVAN, Halkla Iliskiler: Melih YILMAZ...
  Hâlâ hesabınız Yok mu? Tıklayın! /
Sevgili Gönül dostu site sakini Kardeslerim...
gerek MHP gerekse ÜLKÜ OCAKLARIYLA ilgili yapilan yorumlarda mutlaka duyarli olmali,
hizip ve klik olacak yazilardan mutlaka kacinmaliyiz.
Eminimki kardeslerimiz bizi bu konuda anlayisla karsilayacaklardir.
BIR OLALIM IRI OLALIM DIRI OLALIM SELAM VE SAYGILARIMIZLA MEKANIM AILESI
   ........
   

    

Haberlesme


Sadece Üye Girişi Yapmış Olanlar Sohbet Edebilir. Lütfen Giriş Yapın ya da Üye Olun.

Ana menü

 Haberleşme
 Gazeteler
 Misafir Defteri
 Kısa Mesajlar
 Arkadaşına öner
 Bize Yaz
 Site ici Genel Arama
 Anketler
 Üye Bilgilerim
 Özel Mesajlarim
 Günlügüm
 Üyelerin listesi
 Siirler
 Sayfalara Köprüler
 Yönetici Giriş
 Siteden Ayrilis
 Site Görevlileri
 Haber öner
 Animasyon ve videolar
 Müzikler
 İsimler ve Anlamları
 Kitap Tanitimi
 Youtube Videolari
 Resim Albümü
 TurkDevletleri
 Padisahlar
 Unutulan Gazetelerimizden
 Köşe Yazar Girişi
 Uye şikayetleri

Istanbul a bakis

Şehri İstanbul

İl Haritası

Kuşbakışı

©mekanim.Net

Sözlük

Yedi dilde sözlük
Mekanim Sözlük
Dilden dile çeviri
Dilden:
Dile:
Ara

Yeni Şiirler

· Kesinlikle Kürt Değil, Sen Köpek Sürüsüsün.
(6 okuma)
· AMERİKA-IRAK SAVAŞI
(6 okuma)
· GÜZEL KADİRLİ
(5 okuma)
· ŞEHİT YÜZBAŞI SİNAN EROĞLU ÖZEL KUVVETLER
(4 okuma)
· ŞEHİT YÜZBAŞI SİNAN EROĞLU
(4 okuma)
· BİR ZAMAN
(2 okuma)
· TÜKENMEM
(7 okuma)
· Yasak
(8 okuma)
· SÖYLEYİN GAZİLER KİM SAHİBİNİZ
(7 okuma)
· YETER ARTIK YETER DURDURUN KANI
(18 okuma)

Toplam 975 şiiri kayıtlı

Namaz vakitleri

Mekanim.de :: Başlığı Görüntüle - YENİDEN TÜRKLEŞMEK
 Pano KılavuzuPano Kılavuzu   AramaArama   GruplarGruplar   HesabınızHesabınız   Oturum AçOturum Aç 

YENİDEN TÜRKLEŞMEK

 
Yeni Başlık Gönder   Bu başlık kilitlenmiştir; cevap yazamaz, mesajları değiştiremezsiniz    Mesaj Panosu -> Ülkücülük Ülkücülük
« Önceki başlık :: Sonraki başlık »  
Yazar Mesaj
erhanoztunc
Site Admin
Site Admin


Yaş: 49
Kayıt: Nov 24, 2004
Mesajlar: 925

turkey.gif

Seviye : 27
G.M.: 0 / 1795  
 0%
T.M.: 857 / 857  
 100%
S.Y.S: 8 / 83  
 9%


Durum:

MesajTarih: 13.01.2005 04:22   Mesaj konusu: YENİDEN TÜRKLEŞMEK  Alıntıyla Cevap Gönder

YENİDEN TÜRKLEŞMEK
Doç Dr. Özcan YENİÇERİ



Ey Türk Titre ve Kendine Dön ! ( Bilge Kağan 732 )

Asla Şüphem yoktur ki , Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti , bundan sonraki gelişmesi ile , atinin yüksek medeniyetler ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. ( Atatürk 1933 )

Yüksek vasıflı Türk olmak zorundasınız ! ( Alparslan Türkeş 1996 )

Türk Milleti üç yüz yıl önce "Cihan Hakimiyeti Mefkuresi" idealini kaybettikten sonra dünyaya nizam verme ülküsünü, büyük iddialarını, zalim yönetim ve uygulamalara karşı evrensel seviyede ezilen ulusların haklarını koruyacak tezlerini de düşünemez olmuştur.


Dünyanın üç kıtasını fethedip dördüncüsüne el attığımız ve milli şahsiyetimizi temsil eden bir medeniyet kurup düşmanlarımızı bile imrendirdiğimiz devirler sona erince kendimizi küçük hissetmeye başladık. Maddi ve manevi bünyemiz küçüldükçe de her şey bize bizden büyük görünmeye başladı. Asırlarca bütün dünyayı kendimize dar gördükten sonra, nihayet en küçük düşmanlarımızı bile büyütmeye, bütün yabancı milletlere hürmet ve haşyetle bakıp hayran olmaya ve bizden olmayan her şeyi kendimizden üstün tutmaya başladık!


Artık neredeyse millet olarak gelenek, görenek, anane, dil; eğlence, sanat, edebiyat, aile, ilim, yöntem kısacası her şeyi yeni Kabe'ye (Batı) göre yeniden organize edilmesini düşünmeye başlandı. Yüzyıl öncesine kadar istiklal ve istikbalini muhafaza telaşı, son yüzyılda ise kendi başına ayakta durma ve başkalarına el avuç açmadan var olabilme insiyakı Türklüğün dünyaya nizam verme düşüncesinin unutulmasına ya da ertelenmesine neden olmuştu. Ufku maverayı, geneli, geleceği, uzun vadeyi ve evrenseli düşünmeyi bir kenara bırakmış, mevcut durumu kurtarmak, özelini yaşamak, kabile ölçüsünde çözümler üretmek, kısa vadeli düşünmenin sonucunda da toplum kendi hayatını mutlu kılmaktan başka bir şey düşünemez hale geldi. Yaşadığı anı kutsallaştırmak ve geçmişin haşmeti ile yetinmek; yeni nesillere yeterli gelmeye başlamıştır.

Fatih'in torunları Fatih'leşecek yerde Fatih'le yetinirken; Somuncu Baba'nın torunları yeni fırınlar inşa edecek yerde onun somunlarını yemekle ömür tüketmişlerdir. Ne Sinan'ın aşılması mümkün oldu, ne de Mevlana'nın. Tepeden tırnağa toplum birer mirasyedi miskince umut bekledi yıllarca. Büyük ülkülerin sahibi, devasa coğrafyalara hükmetmiş, onlarca kültürü yönetmiş, dünyaya düzen vermiş bir millet bugün; sokağını tanzim edemez, sarayını onaramaz, sınırını koruyamaz, vergisini toplayamaz, suçlusunu cezalandıramaz, yoksulunu doyuramaz duruma getirilmiştir. Bizden öncekiler bize Süleymaniye'yi, İstanbul'u Sakarya'yı ya da Mohaç'ı miras bıraktılar; bu günkü nesil olan bizler torunlarımıza bırakacak hangi başarıya imza attık? Bunu acı acı düşünmenin zamanı gelmiştir. Bilimde, sanatta, edibiyatta, sporda neredeyiz? Nobellik edebiyatımız, olimpiyat spor dallarında başarımız, ekol olmuş sanat zaferlerimiz nerede? Felsefede, psikolojide, sosyolojide, mantıkta yada yönetimde hangi teoriye imza atabildik? Millet olarak Mevlana'nın, Sinan'ın, Atatürk'ün torunlarının yeteneği mi köreldi, yoksa sıkı sıkıya sarıldığımız "biz adam olamayız" aşağılık kompleksinin bilinç altına yüklediği yöntemde mi yanlışlık? Bunu sorgulama zamanı geldi de geçiyor bile.


Başlıya baş eğdiren, dizliye diz çöktüren bir milletin torunlarının her türlü yabancı unsur karşısında dizini bükerek, boynunu eğerek acınacak kadar yumuşak başlı davranmaları karşısında isyan etmemek mümkün mü? Aklı başındaki her aydının vardığı nokta bu olacaktır. Böyle bir millete, kültürüne ve tarihi geleneklerine yakışan ve yakışmayan tutumlar vardır. Kuralları , gelenekleri ve düşünceleriyle Ortaçağı aydınlatan, yeniçağa ışık tutan bir kültür, Mevlana'lar, Yunus Emre'ler. Evliya Çelebi'ler, Mimar Sinan'lar. Dayanışmanın, kardeşliğin en güzel örneklerini veren Fütüvvetnameler. Toplumun ve ekonominin gerekleri uyarınca dini yorumlayan, ileriye dönük bir kurum gibi ondan yararlanmasını bilen Osmanlı akılcılığı. Her biri devlet yönetme sanatının belgesi olan Mühimine defterleri. Çağın koşullan çerçevesinde başlı başına bir şahesere olan devlet. Devlet kurma alışkanlığı. Devlet yönetme ustalığı. Çağın en ileri ekonomik ve sosyal yapısı. Osmanlı ordularını bir kurtarıcı gibi karşılayan, eşitliği ve hürriyeti ondan bekleyen Avrupa halkları; yıkılmakta olan bir kölelik dünyasının yahut dağılmaya yüz tutmuş derebeyliğin yerinde kurulan ileri ve adil bir toplum düzeni... Tarih biraz incelendikten; kültürüyle, sanatıyla, yapısı ve düzeniyle toplum gözden geçirildikten sonra yan yana koymaya insan elinin varmadığı üç kelime: Geri Kalmış Türkiye Dünün haşmetini , azametini ve yüceliğini görüp de bugünün cüce uygulama ve düşüncelerine isyan ve itiraz etmemek ya da bütün bunları bir utanç olarak kabul eden şu satırlara katılmamak mümkün mü? "Bir Türk tabiri olan "Nizam-ı alem"i bugün, çağın en güçlü ülkesi olduğu iddiasındaki ABD'nin "yeni dünya düzeni"ni kabullenmek, Türk'ler için utanç verici olmakla birlikte, kültür yönünden devşirilmiş durumdaki, ilini, töresini unutmuş durumdaki Türk'ler için de bir çeşit şok tesiri meydana getirmelidir diyoruz.


Türk medeniyetini yeniden Türkleşerek kurmak mümkündür. Yeni bir Türk medeniyetinin pırıltılarının yavaş yavaş basma yansıması da göstermektedir ki bu gerçeği fark edenler de var. 8 Temmuz 1998 Tarihli Zaman Gazetesinde yer alan bîr değerlendirme "Şimdilerde, bazı ülke ve milletler gibi geniş bir coğrafyaya yayılmış bütün bir Türk dünyası ve bilhassa Türkiye, yeni bir medeniyet ve değişim konusunda iddialı gözükmektedir. Bu iddia, bazılarınca gelecek adına bir hülya olarak da değerlendirilebilir. Ama; biz, geleceği, medeniyetimizin mimar ve işçileriyle dopdolu, göz kamaştırıcı şekilde parlak bir ati olarak görüyor ve gölgesinde insanlığa bir altın çağ daha yaşatacak ilim, sevgi, aşk, şefkat ve merhamet medeniyetini er geç bir defa daha kavuşacağımıza inanıyoruz." Geleceğin Türk medeniyetini bugünden göremeyen, görmezlikten gelen ya da inkar edenleri bu duruma düşüren yaşanan tarihi süreçtir. Türk kelimesinin arkasında ırkçılık, faşistlik, kafatasçılık ya da kendi kirli ütopyalarını boca eden art niyetlilerin malûllüklerini de hoş görüyle karşılamak gerekir. Onlar sonunda Türk Dünyasını kabullendiler yarın Türk medeniyetini de zorunlu olarak fark edeceklerdir. Bu zihniyet aslında Türk kültürünün başından geçen metamorfozun mirasıdır. Düşüncemizi gölge bir düşünceyle, edebiyatımızı heyyulelerle, inançlarımızı hurafelerle dolduranlar yapıcı, yaratıcı ve icat edici niteliğin kaybolmasına neden olmuşlardır. Bir zamanlar Osmanlı topraklarında üretilen inalın ihraç edilmesinin cezalandırılması gibi yıllarca bu ülkede milli düşünmek, ahlaki yaşamak ve fikir üretmek cezalandırılmadıysa da önemsenmedi ve özendirilmedi. Aydınlar batının ya da doğunun her hastalığını ithale memur rüşvetçi kültürün gümrük muhafızlığı rolünü oynadılar yıllarca. Sonuçta dünyada sömürge durumuna düşmeden, bütün enerjisi ile batılılaşmaya kalkışan dünyadaki tek Örnek olarak Türkiye gösterilmeye başlandı. Bu anlamda yakın tarihimizde kültürümüzün üzerinden silindir gibi geçen uygulamaları kısaca özetlemekte yarar vardır.

Türklük Şuurunda Dönemler:

Osmanlı İmparatorluğunda hakim unsur olan Türk Milleti o dönemlerde milliyetten bahsederse sanki diğer unsurların dağılmasını kolaylaştıracakmış gibi bir korkuya tutulmuştu. Bu yüzden, o dönemde bir türlü, "millet" milliyet", "Türklük" kelimelerini ağzına almaya cesaret edilememişti.


"Osmanlıcılık", "İslam Birliği" ve "Batılılaşma" uğruna milli şahsiyetimizi feda ettiğimiz imparatorluk sonunda yok olmuştur. Türkler, bin bir derdi, eksiği olan, param parça bir vatanda var olmak için Kurtuluş Savaşı vermek zorunda kalmıştır. İşte bu dönemde Osmanlının Türk tebaası kendi din kardeşleri olan Arnavut ve Arapların ihanetine uğramıştı. Müslüman Araplar ile Hıristiyan İngilizler aynı bayrak altında yüzlerce yılı birlikte yaşadığı, hatta bazılarına sadık tebaa dediği gayrimüslimlerle birlikte Osmanlıya top yekun saldırmışlardır. Arkasına yediği hançerler Türklerde küllenmiş Türklük şuurunun dirilmesine sebep olmuştur.


Aslında Türkiye Atatürk ihtilalinden çok Önce, Batılı vaat yarışının cehennem çarkı olarak adlandırılabilecek anafora girdi. Bu tam anlamıyla hazin bir durumdu; Türkiye Batılılaştıkça, çöküşüne çare bulunamaz oldu ve Batı'yla arasındaki uçurum büsbütün derinleşti ya. da iyimser bir tabirle bu uçurum kapanmadı.


"Osmanlı imparatorluğunu ayakta tutan çimento vazifesini görmek için, sınırlara kan selleri halinde boşanan Türk Varlığı; Türklüğünden önce Osmanlılığını ve İslamlığını düşünmeye mecbur tutulmuştu." Türklük şuurunun dirilme dönemi olan Mustafa Kemal'in Kuvay-ı Milliye hareketinin başladığı dönemle bu duygular ikinci plana atılmış oldu.


Tam bu dönemlerde Cumhuriyetin banisi ve lideri şöyle konuşuyordu: "Milli terbiye programımızdan söz ederken, eski devrin hurafelerinden ve evsaf-ı fıtriyemizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden Doğu'dan, Batı'dan gelen bütün tesirlerden uzak, seciye-ı milli ve tarihimizle mütenasip bir kültürden söz etmiştir. Atatürk'ün Türklük şuurunu hareket tarzının odağına koyduğu dönemlerden çok önce Tevfık Fikret "Milletim nevi beşerdir vatanım ruy-i zemin" demişti. Türk kültür için dirilme aşaması dediğimiz dönem Gökalp'in "Türkleşmek mefküresi"nin Fikret'in hümanistleşme (kozmopolitleşme) ilkesine tercih edilmesiyle yeni bir boyut kazanmıştı. Yurdakul "Ben bir Türk'üm dinim, cinsim uludur" diyerek kendisini korkmadan, çekinmeden rahatlıkla ifade edebilmişti.


Mustafa Kemal'in ölümünden sonra ise Türklük şuuru adeta zihinlerden sürülme dönemine girmiştir. Atatürkçülüğün yerini' "İnönücülük" almış ve Hümanizma, Grek hayranlığı, aşağılık kompleksi ve geçmişi inkar bu döneme damgasını vuran belli başlı davranış biçimleri olmuştur.


Bu dönemde yönetime egemen olan elitlerin tezlerine göre: "bir toplum ne kadar çok batılılaşmak istiyorsa o kadar çok batı değerlerine sahip çıkmalıdır. Bir başka deyimle, Batılı olmayan toplumlarda demokrasinin gelişmesi için, o toplumlarda Batılı kültürel kurumların yayılması ve uygulanması gerekir. Aksi takdirde, Batılı olmayan kültürler demokrasiyi gerçekleştiremezler. Bu nedenle, Batının Üçüncü Dünya ülkelerine ideoloji ihraç etmeleri, her ne olursa olsun, bir zorunluluktur. Bu yaklaşımın "dogma" halini alması Türk-İslam değerlerine savaş açılması sonucunu doğurmuştur. Türklük ve İslamiyet intibaını veren eserlerin onarılması bir yana üzerlerindeki tuğraların ve çeşitli dini ve milli çağrışım yapan yazı ve figürlerin silinecek kadar Türk kültürü hakini görülmüş ve ayaklar altına atılmıştır. Atalarının, uğruna canını ve kanını verdikleri değerler, torunları tarafından tahrip edilmeye başlanmıştır. Artık eskiyi unutup yeni yol tutmak zamanıydı. Adeta "bu topraklar bizim değildir ! anıtı kimliğindeki eski uygarlıklardan Likya'nın Grek'in, Bizans'ın, Sümer'in, Frigyalıların Urartuların, Hitit'lerin eserleri büyük,bir özenle onarılmış ve popüler edilmiştir. Bu dönem: aynı zamanda Fikret'in Gökalp'e tercih edildiği bir dönem olmuştur. Bizans'ın muhteşem başkentini Türklüğe hediye eden Fatih'in Galata Kulesindeki Tuğra'sı, Orhan Beyin Bursa Gümüşlü'deki Türbesinin üzerindeki tuğrası bile bu kültürel sürgününden nasibini alarak silinmiş ya da tahrip edilmiştir. Türk kültürünün sürülme dönemi olarak ifade edilebilecek İnönü döneminin zihniyet yapısını 1941'de yine. İnönü'nün şu sözlerin de görmek mümkündür. "Eski Yunanlılardan, beri, milletlerin sanat ve, fikir hayatında meydanda getirdikleri şaheserleri dilimize çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve hizmet etmek isteyenlere, en kıymetli vasıtayı hazırlamaktır." Aynı dönemde İnönü'nün kültür danışmanı Nurullah Ataç çok daha açık konuşacaktır, "...biz görüyoruz eksiğimizi, Yunanca öğrenemedik, Latince öğrenemedik, Avrupalıların eğitiminden geçmedik; onun için ne denli uğraşsak, Avrupalılar gibi olamıyoruz." İşte o gün bu gün ne idiğü belli olmayan Avrupa, ya da Batı için; giyilmeyen kıyafet, ırzına geçilmeyen değer, yerin dibine batırılmayan milli varlık kalmadı. Ataç, Necati ve Yücel gibi yeni kültür müritlerinin türlü çeşit gayretleri, elitist komün enstitüleri, envai çeşit taklitler ve ithal değerlere rağmen hiçbir caba başarılı olamadı. Bu tepeden inmeci oryantalistler bu uğurda hem kendilerini helak ettiler hem de düzeltmeye, çeki düzen vermeye çalıştıkları halkı ve kültürünü tanınamaz hale getirdiler. İşte bu yüzden Hilmi Ziya Ülken şöyle diyecektir: "Elektriği Kuran'da aramakla güneş altında söylenmemiş hakikat yoktur diyerek her şeyi Yunan'a irca etmek arasında artık mahiyet bakımından bir fark kalmıyordu"..


Tarihi ve milli şerefini bir yana atıp kütleyi taklit ve sahte idoller önünde "tanzime zorlamak hatası, bugün içinde bulunan anarşiyi doğurmuştur. Örfüne, adetlerine, iftiharlarına, diline, dinine, tarihi deneyimlerine ve top yekun geçmişin değerlerine yaslanmaktan mahrum bırakılmış kitlelerin muhteşem medeniyetlerinin varisi olduklarının farkına varmaları mümkün değildir. Herkes Yahya Kemal değil ki Süleymaniye'ye baktığında atasının kültürüne "Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum" diyebilsin. İşte bu nedenledir ki Ercüment.Kuran "Türkiye'nin çağdaşlaşmasındaki engelin temel sebebi batılılaşmış aydın ile Müslüman halk arasındaki çatışmadır. Aynı topraklar üzerinde yaşayan insanlar birbirlerini anlamak ve tanımak zorundadırlar. Aydın önce Müslüman halkın kültürünü, geleneğini öğrenmeli ve benimsemeli; hiç bir zaman göz ardı etmemelidir. Halk da.batıyı tanımalı , batıyı ileri yapan değerlerin ne olduğunu kavramalıdır. "Yeni bir tür aydın-halk kaynaşması gerçekleştirilmelidir." diye yazmıştır.

Aman Türk olduğunu söyleme!

1980'li yıllar kitleleştirme hareketinin en fazla revaç gördüğü yıllar olmuştur. Bu dönem göz kamaştırıcı lüksün, iktidarın ve kısacası medeniyetin plastik yüzünün yani "heva ve hevesin" egemen olduğu adeta Türk kültür ve Türklük şuurunun gömülmeye: çalışıldığı bir dönem niteliğinde,ortaya çıkmıştır. Merhum Özal asıl olanın para olduğunu ve paranın satın alamayacağı hiçbir değerin olmadığı mantalitesine sahipti. Globalleşme, federasyon, Ulus Ötesi Devlet, ikinci Cumhuriyet, Yeni Osmanlıcılık derken Türk, Türklük, Milli, Milliyetçilik, Milli Devlet gibi kavramları insanlar korkarak telaffuz edebilir duruma geldiler. Zira bu kavramlar sözüm ona resmi tarih ya da resmi ideolojinin kavramları olarak itildi ve aşağılandı. Özel de Türk kültürünün genel de ise Türklerin evcilleştirilme aşaması olarak bu dönemi tarif etmek daha uygun düşer.-Artık yeniden başa dönülmüştü: "Sen Türk'üm deme eğer sen Türküm dersen bir başka kişi çıkar o da ben Kürdüm der" dönemi yeniden başladı. Tayyip Erdoğan bunu "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" derseniz, birileri de çıkar "Ne Mutlu Kürdüm Diyene" der, sözüyle özetleyiverdi, birden. Aynı odaklar bu dönemde büyük bir çelişki olarak etnik ve mezhep farklılıklarının seslendirilmesinin demokrasi olduğunu savunuyorlardı. Kürdün "Kürtüm" deme hakkı savunulurken; Türk'ün "Türk'üm" demesinin doğuracağı tehlikeye dikkat çekiliyordu!. Bu da yetmezmiş gibi "herkese-kendi hukuku çerçevesinde yaşama" imkanının verilmesi gibi bir garabet de bu ülkede savunulmuştur. Aslında Türk milleti bu zihniyeti iyi tanıyordu.

Sözgelimi Ömer Seyfettin'in Osmanlı'nın çökme ve çözülme dönemindeki tarihi ve siyasi olayları anlattığı "Türklük Ülküsü" adlı eserinden aşağıdaki paragrafı okuyunca yukarıda söylenen bazı fikir ve iddialara çok benzediği görülür.


"Tanzimat" kavramı bütün gözleri kör, bütün kulakları sağır etmiş, vicdanları uyutmuştu. "Türk, Türkler, Türklük, Türkiye" kelimeleri ağza alınmıyor, hatta en muktedir muharirler "Memalik-i Osmaniye"ye Avrupalıların "Türkiye" dediğine kızıyor ve Türkiye'de hiç Türk olmadığını iddia ediyorlardı!... Halbuki Rumların, Bulgarların, Sırpların, Ermenilerin, Arnavutların milli mefkureleri, milli edebiyatları, milli dilleri, milli gayeleri, milli teşkilatları vardı. Ve bu milletler gayet kurnazdılar. "Biz samimi Osmanlıyız.." diye Türkleri kandırıyorlar, Türkler lisanlarını, edebiyatlarını, hatta fenni kitaplarını bozduruyorlar, hatta coğrafya ve tarih kitaplarından "Türk ve Türkiye" kelimelerini sildiriyorlardı... Ve ne gariptir ki Türkiye gibi fiili bir Türk Diyarında Türk tarihi gazetelerle inkar olundu.


Gözünü ve gönlünü Türk ve Türklüğe kapamış olanların bazı sosyolojik ve siyasi olguları algılamaları mümkün görülmemektedir. Örneğin; Bulgarlar Türklerin zorla adlarını değiştirdikleri yıllarda belli başlı iddiaları şuydu: "Bulgaristan'da Türk yoktur. Müslümanlar vardır." Yine Yunanlılar Yunanistan'da "Müslüman'ım" diyene hoşgörü gösterirken; "Türk'üm" diyenleri hapis cezasına çarptırmaktadır.


İşte Türk'e ve Türklüğe Bulgar gibi, Yunan gibi, Boşo gibi bakılan bu dönemi aynen Osmanlı'nın son dönemindeki saflığı ya da hin oğlu hinliği savunmak anlamına geldiği açıktır. Türk kültürü, şuuru ve duygusunun modası geçmiş ya da eskimiş bir kavram olduğu görüşü medyanın ve güdümlü aydının belli başlı konusu olmuştu. Almanlığı, Araplığı, Filistinliliği, İraniliği, Rus'luğu savunanlar Türk kelimesini duyunca cin çarpmışa dönmeleri kuşkusuz sebepsiz değildir.


Bu dönem liberal değerlerin ön plana çekildiği, globalleşme laflarının dillere pelesenk olduğu, yeteneği ne olursa olsun ingilizce önünde secde etmeyen hiçbir kişinin hiç stratejik göreve getirilmediği, İngilizce'nin hakimiyetinin tartışılmaz hale geldiği bir zaman periyodu olarak kalmıştır. Adı Anadolu kendisi ingilizce eğitimi veren liselerin pıtrak gibi her köşe başında bitmesi elbette anlamsız değildi. Türkçe bilim dili olamazdı ve buna karşı olanların aklından zoru vardı. Bu aşama aynı zamanda sivri, radikal, ve aykırı görüşlerin kapitalist konforla takas edilerek marjinalleştirildiği bir dönemdir. Milli dilden sonra milli devletin de modasının geçtiğinin vurgulandığı bir döneme girilmiştir. Bu sebepten dolayı bu dönemi Türk kültürünün ve Türklük şuurunun gömülme dönemi olarak nitelendirmenin çok uygun düşeceğini düşünüyoruz. Türklük şuurunun yeniden dirilme ivmesi kazanması; yalnız "Türklüğün unutulmuş tarihi vasfının" canlandırılması sonucunu doğurması değil; aynı zamanda Hristiyan skolastisizminin, Roma zulmünün ve akıl üçlüsünün bütün dünyadaki tahakkümünü de sona erdirebilecek bir alternatif hayat tarzı olarak ortaya çıkacaktır. Dünyayı batının tek medeniyetine mahkum ederek onu alternatifsiz bırakmak insanlığa yapılabilecek en büyük kötülüktür. Bildiğimiz parlak yüzünün yanında insanlığın yüzkarası olan engizisyonu, Mussoloni'yi, Hitler'i, Makyevelli'yi, Stalin'i, Karadzic'i üreten bir medeniyetin dünyanın yegane umudu olmaktan çıkarmak insanlığa yapılabilecek en büyük iyilik olacaktır. Bu medeniyetin karşısına akli, ilmi, modern unsurları içine alan, Türklük ideali, Osmanlı hoşgörüsü ve İslam imanıyla harmanlanmış yeni bir yaklaşımla çıkmak gerekir.


Gelecek nesillerine özgür bir vatan bırakmak için cephelerde kanını, bedenini ve zindanlarda ömrünü bırakanların ideallerini çok iyi anlamak gerek. Bir milletin namus, şeref ve haysiyeti herhangi bir maddi ve fiziki değerle takas edilmeyecek kadar önemlidir. Bir toplum ekmeksiz, susuz ve hatta topraksız yaşayabilir; ancak şerefsiz ve kimliksiz yaşayamaz. Bu Türk toplumu için iki defa daha gerçektir. Kimliğini seks, müzik, lüks, iktidar, şan, şöhret, para ve ikbal karşılığı ikinci plana atanların şahsiyeti değil, insanlığı tartışma konusu olur. Bu yüzden o türden bireyler konunun dışında tutulması gerekir.


Kaldı ki bütün bu "batılılaşma" süreci yalnız Türk Dünyası açısından değil, bütün insanlık için büyük tuzaklar üretmiştir. Serge Latouch "Dünyanın Batılılaşması" adlı eserinde şöyle yazıyor: "Batı neredeyse bütün ülkelerinin gözlerini diktiği büyülü merkez konumunda. Kalkınma adına Önerdiği sanayileşme, bürokratikleşme ve tekniğin sınırsız kullanımı itirazsız kabulleniliyor; Yaşam tarzına dönüşen tüketim insanların tek amacı sayılıyor... Dünyanın batılılaşması ile birlikte yaşam tarzlarının bir örnek örnekleştiğini düş gücünün standartlaştığını, kültürün yerini kalkınmanın aldığını... Batı merkezli haberler, gösteriler, modalar, ahlaki değerler, siyasal yasalar, kitle iletişim araçlarıyla bir anda bütün dünyayı abluka altına alıyor; ekonomi-politik, dinler dışı bir din haline gelerek sınırsız üretim başarı ve tüketim hırsı bütün dünyaya pompalanıyor evrensellik adına insanların yüzyıllardır edindikleri kültürel kimlikler yok ediliyor; gerçek anlamda çoğul insanlık arayışı giderek totaliterleşen batı yüzünden tehlikeye giriyor."

Yeni Osmanlılık Değil; Yeniden Türkleşmek

Osmanlı ismi "etnik" bir cevherin değil devleti yöneten elitin adıydı ve Osmanlı sıfatı da, devlete "teba" sıfatı ile bağlı bulunan herkesin adıydı ve din, mezhep ve menşe farkı gözetmeksizin herkesi kucaklıyordu. Bu sağlam mantığın Devlet-i Aliye'yi mukadder akıbetinden kurtaramaması, fikrin çürüklüğünden değil, konjonktürel heyecanların aksine kürek çekmesinden oldu, Yeni Osmanlılık bu fikri temel üzerine oturtulmuştu. Bu akımın "Türkiye'nin 1940'lardan beri süregelen korkaklığını, içen kapalılığını, dünyanın taşrası olmayı kendisine yakıştırmayı artık silkip atmanın zamanının geldiğini ifade eder. "Yeni Osmanlılık" ruhu Türkiye'nin uluslararası arenada güçlü, ses veren, sesi merak edilen bir ülke olmaya aday olduğunu ifade eder. "Yeni Osmanlılık" olarak nitelendirilen akım mütevazı bir Türkiye fikrine "yeter artık" diyenlerin bu çok geniş boyutlu milli istikamete bazılarının verdiği isimdir,

Son derece iyi niyetle ortaya sürülen bu ve benzeri görüşlerin arkasında etnik bir korkunun bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu korku: aman Türk kelimesi "etnik" köken ifade eder onu kullanmayalım, sonra başkaları da kendi etnik unsurlarını ileri sürer fobisidir. Yüz yıllardır Türk'e kimliğini kendisine saklamasını önerenler sonunda "gelişip, güçlendiklerinde" yapacağı her şeyi yaptılar. Eski Osmanlılığın bize nelere mal olduğu henüz hafızalarda dururken, Osmanlılığın yeni versiyonunun da sağlayacağı hiçbir başarı olamaz. Eski Osmanlılık fikrinin çok sağlam fikri temellerinin olduğunu söylemek için de aşırı iyimser olmak gerek. Mütevazı Türkiye'ye, sessiz Türkiye'ye, güçsüz Türkiye'ye hayır derken bunun aynı zamanda yeniden Türkleşmekle mümkün olabileceğini düşünmek gerek. Bir millet birincisinden büyük zararlar gördüğü bir düşünceyi ikinci defa denemesi için ancak cinnet geçirmiş olması lazımdır. Türk kelimesi kimseyi korkutmaman; çünkü onun içinde Osmanlı tecrübesi, Selçuklu tecrübesi, Göktürk tecrübesi gibi çok zengin bir doku vardır. Kimlik saklayarak hainin, şerefsizin, eşkıyanın şerrinden azat olunamaz!


Ulus ötesi ya da çok uluslu devlet de çağdaş devlet değildir. Geçmişteki hemen hemen bütün imparatorluklar ulus ötesi bir karakterde teşekkül etmiş olup "milli devlet"e ulus ötesi devletten geçilmiştir. O halde milli devlete karşı ulus ötesi devletin savunulması da esasında çağdaş değildir.

"Kökü Mazide Olan Ati"

Bugün Türk dünyasında eksik olan şey; kendi toplumsal ve kültürel repertuarını gerçek bir ayıklamaya ve revizyona tabi tutarak fikir zembereğini zamanın önüne koyacak entellektüel dokudan yoksun olmasıdır. Yüksek fikirler ve asil duygular etrafında birleşme aşkını, estetik heyecanını kaybetmiş, dağınık, avare, umutsuz, sorumsuz, tüy kabası bir yığın olarak kuvvetinin ve bütünlüğünün farkında olmayan kitleleri ayağa kaldırmak gerekir. Bu "mazi-hal-ati" arasında kurulan bir köprü ile mümkün olabilir. Türk toplumunu Ortaasya'da Çinlileşmeden, Kafkas'larda Ruslaşmadan, Önasya'da Avrupalılaşmadan kendisi olarak yaşatacak ilke ve ideallerine kavuşturmak gerekmektedir.

Niçin Yeniden Türkleşmek?

Yenilgiden kurumlarını, geri kalmaktan inançlarını, başarısızlıktan düşmanlarını sorumlu tutan bir anlayış sorunu kendi dışındaki unsurlara yükleyerek vicdani sorumluluktan kurtulmaya çalışmıştır. İddiasını yüzyıllar önce kaybetmiş bir toplumun, göz kamaştırıcı teknolojik ve sosyal gelişmeler arasında bocalaması doğaldır.

Ayakta kalmayı ve var olmayı batıya, doğuya, Amerika'ya ya da Japonya'ya bağlayanlar elbette topluma kalkınma ve var olma heyecanı veremezlerdi.


Osmanlının son dönemlerinde "Rus ceketi, Belçika silahı, Türk külahı, Macar eğeri, İngiliz kılıcı ile donatılan ve çeşitli uluslardan gelen eğiticiler tarafından Fransız düzenine uygun olarak yetiştirilen yeni ordu" ile birlikte yeni bir nesil de yaratılmış oldu. Kurtuluşunu yabancıya ve yabancılaşmaya bağlayan bir nesil! Buna İngiliz ırkından çiftçileri Orta Anadolu'ya yerleştirmek suretiyle Osmanlının kalkınacağını savunan alim ve yöneticiler eklendi. Kurtuluşu mandaya, din değiştirmeye, soyunu inkar etmeye endeksleyenler de çıkmadı değil...


Bunda oryantalist aydınlar kadar ideolojik aydınların da rolü büyük olmuştur. 1998'lerin Türkiye'sinde kökünü İyon'a dayandığını vurgulamak amacıyla Anadolu'nun bağrında İyon derneği kurmanın başka bir anlamı olamaz. Zaten Türkiyeli Marksistler kendilerini sosyokültürel anlamda "Türk" hissetmenin dışında "biraz Ermeni, biraz Yahudi, biraz Süryani, biraz Lidyalı ve Frigyalı olmayı yeğleyen" bir kişiliğin sürekli olarak ön plana çıkarmalarının bir nedeni de budur.

Türkiye'de bir anlamda soysuzlukla eş anlama gelecek bir batılılaşma kavramı içine herkes kendi irinini boşaltarak rahatlama yolunu seçiyordu. Gençlik düğüne gider gibi batının şu veya bu akımı için yıllarca ölüme koştu. Bilmiyorlardı ki.


1. Hiçbir düşünce bir ülkeden ötekine olduğu gibi aktarılamaz.
2. İnsan düşünce için değil, düşünce insan içindir.
3. Batan bir ülkeyi bir anda kurtaracak hiçbir sihirli formül, yani "izm" yoktur.
4. Avrupa ile aramızda aşılmaz bir duvar var. Doğu, kapitalist için de, sosyalist için de sömürülecek bir alandır. Doğulu ise, bir yarı insan, şüpheli bir yandaş, tek kelimeyle düşmandır.
5. Zilletten kurtulmanın yolu haysiyetimizi ispattır. Haysiyet, şuur ve fedakarlık demektir. Şuur hiçbir kiliseye bağlanmamak, her vesayeti reddetmek, kapılarını her ışığa açmak demektir. Fedakarlık ise inandığı değerler uğruna her çileyi göze almak, hatta ölümü bile. Saygıya layık insan kendi kafası ile düşünen ve düşüncesini haykırmaktan çekinmeyendir.


Bu mantığı kavrayamayan egemen odakların yönetiminde Türk milletinin ahlâkî ve kültürel değerleri; Greklerin, Alman'ların, Frenk'lerin, Rus'ların emperyalist emelleri için silindir altında ezilmiş, itilmiş ve adeta preslenmiştir Kendi kökü, yeri ve değerleri ile kalkınan gelişen, hangi ülke olmuşsa Türkiye'yi yönetenler hala devam eden bir irrasyonellikle hemen o ülkenin uygulamalarını, yöntemlerini, eğlence biçimlerini, aile anlayışlarını, dilini, modasını ve hatta dini figürlerini baş tacı etmişlerdir. Batı akılcı mı? Bilimsel bilgiye egemen mi? Teknolojik üstünlüğe sahip mi? Bu sorulara "evet" cevabım veren egemen güçler; akılcılık, bilimsellik , çalışkanlık, iş disiplini, teknolojik yöntemler üzerinde kafa yoracak yerde yüzde yüz bir taklit ile sorunu çözeceklerini sanmışlardır. Bunun Türkçe'si bir milleti bir başka millet, bir kültürü bir başka kültür, bir değerler manzumesini başka bir değerler manzumesi ile aynı görmektir. Bu Türk'ü Fransız gibi, İslam'ı Hristiyan gibi, Türkçe'yi İngilizce gibi düşünmekten başka bir şey değildir. Bu dönemi bir milletin kendisini başka bir millet sanma hastalığına tutulduğu dönem olarak ifade etmek daha uygun olur.


Geleneksel biçimiyle başta aile olmak üzere, erkeklik, kadınlık, mertlik, namus, iffet, erdem, vefa gibi insanlığın binlerce yıllık kazanımları olan değerlerin, dayanışmanın ve yaşantıların sonu gelmiş gibi görünmektedir. Fizyolojik olarak cinsiyet, yaratılış itibariyle doğallık, örgütlenme biçimi olarak da Türk toplumu büyük bir krizle karşı karşıya gelmiştir. Teknolojik, estetik ve mekanik değerler ahlâki ve insani değerlerin yerine geçmiştir. Görüntü gerçeği tutsak almıştır. Çağ, zalimlerin eline kadını daha çok sömürme, ezme ve yıpratma imkanı verirken, insanlar insan haklarına, demokrasiye ya da kılıfına uydurularak alınıp-satılmaya daha fazla konu olmuşlardır. Bugün batılı ülkelerin üstünlüklerini yansıtan teknolojinin de geri kalmış ülkelere aktarılan biçiminde "çoğunlukla toplumsal sorunları çözmeye değil, özel tüketimi körüklemeye yönelik " olduğunu yine kendileri itiraf etmektedirler. Genelde Türk toplumu özelde ise Türk gençliği bu evrensel tuzağa düşmüştür. İdeali olmayan, imanını tüketmiş, yalnızca maddeden yana tavır alan, zevkini ya da derisinin içini kutsallaştıran, kendi kültüründen başka her kültüre açık bir dünya insanı ile karşı karşıyayız. Şimdi Türk Milleti kendini sorgulamalıdır "İlli millet idim, ilim var ama gücüm hani? Kime il kazanıyorum? Kağanlı millet idim, kağanım hani? Hangi kağana işimi gücümü vereceğim? Töreli millet idim, törem hani? Kimin töresine uymaktayım? Soylu erkek oğularımın bazıları neden kadınlaşıyor, genç kızlarımın bazıları neden erkekleşiyor? Bazı Türk beğleri Türk adını, Türk töresini bırakıp neden önce Sovyet, şimdi ABD başkanına hizmet ediyorlar?"


Yirminci yüzyılın son çeyreği devlet dahi her türlü otoriteyi reddeden; "nihilist anarşist ve sosyalistlerin dünyayı cennet haline getirme ideallerinin sona erdiği bir zaman dilimidir. Çağdaş kapitalist uygulamalar ise bütün özgürlükleri yalnız güçleri ve seçkinleri esas alarak örgütlediği için; dünya nüfusunun %20'lik bir azınlığı, aynı dünyadaki diğer nüfusun %80'lik çoğunluğunun mutsuzluğu üzerine varlıklarını bina etmeleri gibi bir sonuç ortaya çıkarmıştır. Türk insanı iflas etmiş ya da etmesi mukadder ideoloji, sistem ya da öğretiler ile tahmin edilemeyecek kadar fazla zaman kaybetmiştir.


Farklı dilleri, dinleri, soyları ve simgeleri yönetme becerisiyle evrensellik arasında oldukça yakın bir ilişki vardır. Bu ölçüt dikkate alındığında "Ortadoğu" ve "Balkanlar"ı barış içinde yaşatabilen yönetimler, uygulamalar ve sistemlerin evrensel nitelik ve yetenekleri tartışılmamalıdır. Dünyanın bu yöresinde dört yüz yıl süreyle Türklerin koyduğu bu nizamdan daha evrenseli olmamıştır. Fr. Grenard'ın ifadesiyle "Osmanlı İmparatorluğu hiçbir zaman milliyetler tezadına, din ve mezhep mücadelelerine fırsat vermemiştir."


Türklerin İslam'ı yeryüzünde temsil ettiği yılların toplamı bütün İslam tarihinin üçte ikisine tekabül etmektedir. Diğer yandan İslam'ı evrensel boyutu içerisinde en iyi anlayan ve ilahi söylemine en uygun uygulamalarından birisini gerçekleştiren Türk'lerdir. Ethem Nejat'ın "Türklük Nedir ve Terbiye Yolları" adlı eserinde mütefekkir Sati Beyefendi'nin 8 Mart 1329 tarihli konferansına atıf yaparak şunları yazar: "Sati Beyefendi "Bizim sükutumuz, bütün şarkın sükutu demektir" diye söylemiştir. Bu bizi çok düşündürüyor. "Türklüğün sükutu da, alem-i İslamiyetin sükutu" demektir! Doğunun kurtulmasını ve yükselmesini istersek de kuşkusuz İslam dünyasını daha öncelikli olarak düşünürüz. İslamiyeti elim ve acı bir sükuttan kurtaracak Türk kıymetli bir unsur olmalıdır. Türklerin ilmen, fikren, unsuran ve sosyal yönden kuvvetlenmesi, zindeleşmesi, İslamiyetin kurtuluşuna hizmettir. Zindeleşen, unsurunun bütün seciyelerini, meziyetlerini kazadan Türk'ün şarkta oynayacağı roller vardır ." Günümüzde Türk'ün ve Türklüğün medeniyetinin yeniden yükselişine bütün insanlığın ihtiyacının olduğu kuşkusuzdur. Çünkü Türkler dünyada evrensel olabilmiş ve değişik coğrafya, kültür, din ve ulusları başarıyı yüzlerce yıl yönetmiş çok az milletlerden birisidir. Siyasi, sosyal, ilmi ve kültürel dokunun zenginliği bakımından Türk'lerin gerek tarihleri ve gerekse temasta bulundukları kültürler konusunda çok derin bir tecrübeleri vardır. Tarihte bir çok Hristiyan ve Musevi topluluğunu yüzlerce yıl başarılı bir biçimde yönetenin Türkler olduğu da düşünülecek olursa konu daha iyi anlaşılır.


İşte içinde doğduğumuz yurdu, siyasi bütünlük bakımından en ileri seviyeye ulaştırmak, gözümüzü içinde açtığımız coğrafyayı örnek bir vatan haline sokmak; konuştuğumuz dili en ileri bir iletişim vasıtası derecesine yükseltmek, bizi saran ekonomik sistemi kendi topluluğumuz ve insanlık için en yararlı, en hayırlı bir işleyişe kavuşturmak, eğitim yolumuzu bizi şu dünyada yük ve parazit değil yaratıcı ve verici olgunluğuna eriştirmek; ailemizi en uygun millet, medeniyet şartlarıyla donatmak; tarihimizi hem örnek surette yazmak, hem onun gidişinden millet hayatımız, siyasetimiz için en elverişli dersleri ve sonuçları çıkarmak Türklüğümüzün milletlerarası dünyayı daha fazla etkilemesini sağlayacak değerler manzumelerini doğuracaktır.


Yeniden kendi olmasına karar vererek kendine dönen Türk münevveri de, millet olma şartı olarak, milli ülkü ve kültürün yükselmesini milli irade ve arzularının gerçekleşmesi için birinci derecede bir amil saydığı demokrasinin de kendi varlığı ve gayesine hizmet ettiğinin farkına varacaktır.


Yeniden Türkleşmek; bireysel ve toplumsal ölçüde fikri ve fiziki bilumum kirliliklerden ayıklanmayı içerdiğinden; ilmi, milli ve insani bir kimliğinin olduğuna, milli ülkü ile insanlık ideali arasında bir tezat değil aksine ahengin bulunduğuna, hatta birinci olmayınca, ikincisinin mümkün olamayacağına ve milletlerin birbirlerinin hak ve ideallerine karşılıklı saygı göstermek suretiyle tekamüllerinin insanlığın mutluluğu için zaruri kıldığını savunur.


Yeniden Türkleşmek derken yeni bir icatta bulunuyor değiliz. Var olan ancak şu veya bu sebeple üstü küllenen, itilen-kakılan, aşağılanan, görmezlikten gelinen, küçümsenen, terk edilen, takas edilen, reddedilen; ancak geçmişte "bizi biz yapan ve biz olduğumuz sürece de parlak bir maziye ulaştıran" değerleri yeniden düşünmek gerektiğini söylüyoruz. Neredeyse sıfırdan Osmanlı gibi zamanının en şaheser devlet örgütünü kuran; şiddetin, zorbalığın, cinayetin cinnete dönüştüğü bir zamanda Mevlana gibi "ne olursan ol! Gel" diyen bir insan sevdalısı bilgeyi çıkartan, "yetmiş iki millete bir gözle" bakan, "yaratılanı yaratandan dolayı hoş gören" bir milletin, kendi kültürel köklerini yeniden gözden geçirmesi gerektiğini söylüyoruz. Türk'ün kültürünün yeniden parlak bir yıldız gibi yirmibirinci asra doğması Yunan'laşmayla değil, Türk'leşmeyle mümkün olacağını düşünüyoruz. Batı denilen milletler bin beş yüz yıl sonra kendi köklerine dönerek yeniden doğmasını becerebildiklerine göre geçmişte parlak bir medeniyet kurmuş bütün uluslar gibi Türklerin de aynı başarıyı gösterebileceğine inanıyoruz.


Danişmend'in şu tespitinin altını kalın çizgilerle çizilmesi gerektiğini düşünüyoruz.


Biz "Batı'lı" mıyız? Gülünç olmayı göze almadan böyle bir iddiada bulunabilir miyiz? Orta Asyadan kalkıp yakın Doğu'ya gelmiş şarklı bir millet değil miyiz?


Coğrafyayı inkar etmeden Avrupalı olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz? Büyük Asya'dan Küçük Asya'ya gelip yerleşmiş ve yerlileşmiş bir kütle değil miyiz?


Atalarımızın "Frenk" dedikleri Avrupa ırklarından mıyız? Tabii değiliz! Biz Asya'nın bütün dillerine destan olmuş muhteşem Türk ırkına mensubuz.


"Batı" dediğimiz Avrupa Hristiyan Avrupa'dır. Biz Hristiyan mıyız? Tabii değiliz! Bin yıldır Müslümanız ve İslamın başına geçip onu hem müdafaa eden, hem genişleten iki büyük milletten birisiyiz.


Bu duruma göre biz cihet itibariyle "doğulu", kıta itibariyle "Asya'lı", ırk itibariyle "Türk" ve din itibariyle "Müslüman" bir millet olduğumuzu nasıl unutabilir ve yahut inkar edebiliriz?


Bu namus anlayışına sahip bir münevverin isyan çığlığı herkes tarafından çok iyi anlaşılması gerekir. Cevabı kendi içinde olan soruların taşıdığı anlamı ışığı gören her gözün, sesi duyan her kulağın hissetmesi ve anlaması gerekir. İşte o zaman, Türk medeniyetinin yeniden dirilişi tarihin akışını değiştirecek nitelikte kültürel, ideolojik ve sosyal bir sığınak olabileceği görülebilecektir. Bu yalnız Türk Dünyasına yönelik olarak değil bütün insanlığın kapitalizmin zulmünden, ya da komünizmin sefaletine karşı alternatif bir diriliş olarak ortaya çıkabilir.

Zira Türklüğün geleneğinde ilmin, fennin, her hangi bir tekniğin, uygulamanın ya da yöntemin milleti ve tekeli olmadığı vardır. Her güzel olan yerde Türk vardır. Her Türk'ün olduğu yerde de güzellik olmalıdır. Akli, ilmi, insani, çağdaş, klasik, modern, ahlaki olan her şey Türklüğe ve Türk'e uygundur. Demokrasi, insan haklan, çevrenin ve mazlumun korunması her kültürden çok Türk kültüründe ana damarını bulabilecek yaklaşımlardır.

Yunan, Germen, Roma, Anglosakson ve Amerikanın uygulamalarını dünya gördü, yaşadı ve sonuçlarını iliklerine kadar hissetti. Bugünkü dünyadaki bir kısım gelişme ve ilerlemeler kadar gerileme, çökme, çürüme ve kokuşmalar da Batının eseri, Faraday, Goethe, Thomas Paine, James Watt, Newton, Marconi onların olduğu kadar kapitalizm, sosyalizm, ırkçılık, Gobineau, Stalin , haçlı seferleri, Hitlercilik ve iki adet büyük dünya savaşı da onların eseridir. Batı iyi bir analizden geçirilirse insanlığa katkılarından daha çok insanlıktan alıp-götürdüklerinin olduğu görülür. Yevgeni Zamyetin'in Biz isimli eserinde 26. Yüzyılda geçeceğini tahmin ettiği uygulamalar Amerika ve Rus uygulaması ile günümüzde yaşandığını söylemek aşırı abartı olmamalı. Zamyetin, İnsanın; kendisini doğadan ve benliğinden kopardığı, "Bizleşerek teknolojiye ve bürokratik devlete teslim olduğunu ve kişiselliğinin öldüğünü, insanların adlarının bir anlam ifade etmediğini, bireylerin numaralan indirgenen bir kemiyet halini aldıklarını, yazar. Buhran ve kriz içinde yüzen dramatik insanlık büyük ölçüde batının ve onların uygulamalarının ürünüdür. "Batı, artık ne coğrafi ne de tarihsel olarak Avrupa'dır; artık gezegende konup göçen bir insan kümesinin paylaştığı inançlar bütünü bile değildir; Batı'nın her türlü kişisel özellikten yoksun, ruhsuz ve bundan böyle efendisiz, insanlığı kendi hizmetinde kullanan bir makine olarak görülmesini " öneren düşünür hiç de haksız değildir. Ancak bu noktada şu tespidi açık seçik ortaya koymak gerekir: "Batı'nın bir coğrafi zatiyetle, yani Avrupa'yla; bir dinle, yani Hristiyanlıkla; bir felsefeyle, yani Aydınlanma'yla, bir ırkla, yani Beyaz ırkla; bir ekonomik sistemle, yani kapitalizmle ilgili olduğunu ama yine de bu olgulardan hiçbirisiyle özdeşleşmediğini" kavramak gerekir.


Batı kendi temellerini oluşturan Hıristiyanlık dininin zulmünden kurtulmak için yüzyıllar süren inanılmaz bedeller ödedi. Bilimin kilise ile süren mücadelesi bütün batı tarihi içinde en önemli olgudur. Sonunda bilim galip geldi. Ancak bu defa da ruhu ve merhameti olmayan bir canavar ile insanlık karşı karşıya kaldı. İnsanlar eskiden zalim derebeylerden, kiliseye sığınarak kurtuluyordu. Artık teknolojinin zalimliğinden insanı kurtaracak kilise de yoktu. Böylece insanlar bilimin şerrinden kurtulmak için yerin altına sığınaklar yapmaya başladılar. Batı medeniyeti hem Allah'ı hem de insanlığı öldürdü. Cemil Meriç bu dönüşümü şu çarpıcı cümlelerle anlatır: "Hristiyanlık kölelerin isyan çığlığıydı, adalete susamış insanların çığlığı. Kilise ezilenler adına konuşuyordu. Sonra, Sezar'ın emrine girdi. Yığınları uyuşturmak, ayaklanmaları önlemek, imtiyazları meşrulaştırmak için yalan söyledi Tanrı'ya, O cihanşümul din, ortaçağ'da bir avuç derebeyinin fetvacısıdır. Bir dünya görüşünden çok, miskin bir ideoloji; varlıklar, ameller, değerler, biçim ve kişiler, değişmez bir mertebeler dizisi içinde donduruldu. Zirvede Tanrı, sonra Sezar, sonra kilise..."


İşte batı dediğimiz medeniyetin ürettiği sosyal manzaralar "Her türden yabancı sosyal olguları yaymaktadır; psikolojik kiliselerden özgür üniversitelere, kuzey kutbundaki bilim kentlerinden California'daki eşlerin değiş tokuş edildiği kulüplere kadar. Artık 12 yaşındaki çocuklar yaşlarının gerektiği gibi davranmıyorlar 50 yaşındaki büyükler ise 12 yaşındaki çocuklar gibi davranıyorlar. "Yoksul gibi davranan zenginler, LSD almadıkça kafası çalışmayan bilgisayar programcıları çevremizde. Kirli gömlekleri içinde anarşistlik taslayan tutucular, kurulu düzen yandaşı görünümleri altında yaşayan anarşistler var. Evlenmiş rahipler, Tanrı tanımaz papazlar, "Yahudi zen budistler alabildiğine... Pop var.. Öp var, playboy klüplerini, homoseksüel filmlerini gösteren sinemaları unutmayalım. Aphetamineler teskin edici ilaçlar... kızgınlık, kan ve unutulma. Daha çok unutulma.


İnsanlığını kaybetmiş bir topluluğun elinde dünyanın en ileri teknolojik oyuncakları olsa da hiçbir işe yaramayacaktır. "Erkekle erkeğin, kadınla kadının" evlenmesine müsaade eden bir dinin ya da uygarlığın çağdaşlık vasfının da artık tartışılması gerektiğini düşünüyoruz. Kuşkusuz Yevgeni'nin dediği gibi; "dünü bugün gibi, bugünü de dün gibi yaşamanın" son derece imkansız olduğunu da unutmadan. Batı insanı doğasına, insanlık ahlâkına aykırı bir kimlik içinde şekillenen medeniyetini daha uzun süre sürdürmeyecektir!
İşte bu noktada Türklüğün unutulmuş büyük medeni niteliği ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ve parlaması ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğabilecek potansiyelde olduğunu düşünüyoruz. Atatürk'ün koyduğu meşhur hedef olan "çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkmak" ideali, batı ülkelerinin şu veya bu yöndeki yüzde yüzlük bir taklitle mümkün olmayacağını bilmek gerekir. Ne kadar taklit edilirse edilsin, hiçbir taklitçi taklit ettiği şeyin sahibi olan ulusu ya da teknolojiyi icat eden, üretenden daha üstün bir sonuç elde edemez. O halde çağdaş milletlerin seviyesinin aşılması her sahada mutlaka onların bilmediği., yapamadığı ya da eksik bıraktığı daha farklı bir şeyler ortaya koymakla mümkün olabilir. Bunun yolu da taklitten değil orijinal olmaktan geçer.


Osman Turan "manevi hayatımızda gözüken zafiyet ve sarsıntılara rağmen Türk Milleti yükselme yolunu bulacak ve hatta, ilmi bir program ve şuurla, hareket ettiğimiz takdirde, yeni bir medeniyet kurma imkanlarına bile sahip olacaktır."
Mealindeki yaklaşık otuz yıl önce söylenen bu sözleri bugün için biraz daha fazla gerçekçi bir temennidir.


Türk Çağdaşlaşması adıyla yayınlanan kitabının giriş bölümünü Türk medeniyeti olarak belirleyen düşünürün mesajı da oldukça anlamlıdır. "Kendi kültürümüzü tanımamız gerekiyor. İslam'ı, tarihi geçmişimizi; Türklük'le İslam'ın temel özelliklerini bilmemiz gerekiyor.. Batıdan öncelikle vazife şuurunu ve sorumluluk duygusunu almalıyız. Hem Türk hem Müslüman hem de çağdaş olmak; bunların sentezini çok iyi yapmak gerekiyor. Çünkü istikbali ancak bu şekilde yakalayabiliriz."


Prof. Nur Vergin'in bir mülakatında ileri sürdüğü görüşler bu konuda çarpıcı, etkileyici ve düşündürücüdür.


"Türkiye'nin yeni dünya düzeni çerçevesinde tarihi statüsüne uygun ve demografisi, jeopolitik konumu ve ekonomik potansiyeli gibi nesnel gerçeklikler uyarınca alması gereken yeri alması, tuhaftır ki, ciddi bir biçimde tahrik edilmeye, cesaretlendirilmeye ihtiyaç duyuyor gibi hali var. Sanki ne olduğunun farkında olmayan ürkek ve çekingen bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Aynı zamanda da kuşkucu, öküzün altında buzağı arayan bir Türkiye.....

Türkiye'nin ayağa kalkmaktan, yürüyüp koşmaktan çekinir bir hali var. En iyisi yattığım yerde sadece kıpırdamakla yetmeyim der gibi.... Türkiye'nin bu çekingenliği üzerinden atması lazımdır... Çünkü Türkiye, nesnel koşullan dikkate aldığımızda, görüyoruz ki, hem ayağa kalkacak, hem dev adımlarla koşacak bir enerjiyi biriktirmiştir ve çok büyük, ama çok büyük, kendisinin tasavvurunun ötesinde bir siyasi ve ekonomik potansiyele sahiptir. Ama Türkiye hala Atatürk'ü kendi çapsızlığının hacmine hapseden ve bu doğrultudaki değerlendirmesine her nedense Atatürkçülük adını koyan bir Üçüncü Dünyacı görüş sahiplerinin kımıldamazlık reçetelerinin etkisi altında... Genç kuşaklar Türkiye'yi silikleştirici, sıradanlaştırıcı bu fobik reçetelere pek itibar etmiyorlar. Bu reçetelerin üzerinde "Bize yedirmezler", dış güçler izin vermez", "Düveli Muazzama Mani olur", "Bizim kimsenin çöplüğünde evet, (düşünün hele, çöplüğünde diyebiliyorlar!!!) gözümüz yok" gibi kendi kendini inkar eden ve bir milletin topyekün maneviyatını mahvedici ve genellikle savaş halinde düşman kuvvetleri tarafından psikolojik etkilemek amacıyla kullanılan ibareler yazılı.


Arkasından da şunları ilave ediyor: "Türkiye, kendi kendine koyduğu zihinsel sınırları ; aşsın ne suya ne sabuna dokunmayan makyajını silsin ve doğasında olanın yoluna düşsün.


Yine bütün dünyanın Türk milletinin geçmişte olduğu gibi gelecek yüzyıllarda da bilim, din ve insanlık ideallerini buluşturacak yaklaşımlarıyla yeni bir ufuk açabileceğini iddia etmek aşırı bir iddia değil bu olsa olsa tutarlı bir öngörüdür. Bunun da her türlü insani, ahi; iki ve ilmi unsurları kapsayan "yemden bir var olma bilincine" ulaşmakla mümkün olabileceğini savunuyoruz. İnsanlığın yeniden doğuşunun da "Yeniden Türkleşmek" ile mümkün olabileceğini ifade ediyoruz.

Türk'lerin Yönetme Geleneğinde Evrensellik Hakimdir

Türklerin geleneklerinde kendi devletini ve toplumun "istiklal ve istikbalini" korumak ve yüceltmek birinci hedef olmakla birlikle her zaman dünyaya bir bütün olarak bakmak temel ilke olmuştur. İdealin temeli "Türk'ü Düşmansız Kılmak" olunca dünyanın bir sütun olarak düşünülmesi bir zorunluluk halini almıştır.


"Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi" isimli kitabın yazarı Osman Turan; Oğuz Kağan "Ben artık bütün dünyanın hakanıyım" dediğini ve onun vezirinin de "Ey kağanım, Gök-Tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın" diye hitap ettiğini yazar.


Orhun Abidelerinde Bilge Kağan'ın şu sözleri yazılıdır. "Doğu'da Şantung Ovası'na kadar ordu şevkettim, denize ulaşmamıza az kaldı. Güneyde Tokuz Ersin'e kadar ordu şevkettim, Tibet'e erişmemize az kaldı. Batı'da İnci ırmağını aşarak Demirkapı'ya kadar gittim.Kuzeyde Yir Bayırku'ların toprağına ordu şevkettim.. Bunca yerlere Türk adını, Türk şanını alıştırdım...""Tanrının kutladığı Türk Bilge Kağan", "Tanrının yarattığı Türk Bilge Kağan". "Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar ülkelerde yaşayan bütün budunlar hep bana bağlı kaldılar. Bunca budunu düzene soktum.." Yönetmeye talip olduğu ulus olarak bütün insan soyunu, hayat alanı olarak bilinen bütün dünyayı, ikamet yeri olarak da mavi gök ve yağız yer arasını alan bir anlayıştır bu... "Üstte mavi gök, altta yağız yer ve ikisi arasında kişioğlu yaratılmış; kişioğulları üzerinde de ecdadım Bumin Kağan ve istemi Kağan hüküm sürmüşler." Türk geleneği bütün değerlendirme ve yaklaşımlarında dünyayı birleşik bir bütün olarak gördükleri anlaşılmaktadır.

M.Ö. 176 yılında Hun Hakanı Mete Han'ın, Çin imparatoruna gönderdiği mektup şöyle başlar: "Ben Tanrı tarafından tahta çıkarılmış büyük Hun Hakanı-Tanhu veya Tanju'su" Işbara Han'ın (581-587) Çin İmparatoruna gönderdiği mektup da ise aynı tema vurgulanır. "Tanrı tarafından büyük Gök Türk'ler"der.


Selçuklu Sultanı Sancar "Allah, bu dünyayı bizim tarafımıza tevdi ve emanet etmiştir. Bütün hükümdarlar ve emirler bizim memurlarımızdır" demiştir.


İtalyan Langusto, Fatih'in 26 yaşındayken "Dünyada tek bir imparatorluk, tek bir iman, tek bir hükümdar olmalıdır. Birleşmiş bir dünya için İstanbul'dan daha münasip bir payitaht yoktur" dediğini yazmaktadır.


Neredeyse zamanında bilinen dünyanın her yöresine Türk adını, şanını ulaştırma ideali aynı zamanda dünyayı bir bütün olarak düşünme anlayışının bir kanıtı olarak görülmelidir.


Osmanlı Padişahlarının "Nizam-ı Alem" davasının ideal almaları ve kendilerine "Zıllu'l-Allah fı-1-Alem" (Allah'ın yer yüzünde gölgesi) ve "Halife-i Resul Allah" sıfatlarını taşımaları "El-Müeyyed min indillah" (Allah tarafından teyid edilmiş) olduklarına inanmaları tarihi, dünyayı ve insanlığı nasıl algıladıklarını göstermektedir.


Günümüzde kuşkusuz dünyaya egemen olmak ya da batılıların yaptığı gibi herhangi bir ulusun kaderini tayin hakkını kendine germek anlayışı emperyalist bir anlayıştır. Buna şiddetle karşı olmak atalarımızın mazlumların ve ezilen milletlerin haklarını gasp eden zalimlere karşı verdiği mücadeleye saygının bir gereğidir.


Hal böyleyken ideallerini ertelemiş, zihinsel ufkunu kendisini saran coğrafyanın zirveleri ile sınırlı tutmuş, geçici olan bu dünya nimetleri için kardeşinin boğazına ellerini kenetlemiş, kesik kesik üreten, taksit taksit düşünen, eğlence ve zevkinden başka tefekkür edecek konusu kalmamış gün yaşayıp gün ölmek arzusu taşıyan miras yediliği iliklerine kadar sindirmiş nesillere Bilge Kağan ideallerini hatırlatmak ya da aşılamak gerek.....


Bizim yönümüzden Türkçülük "Her faaliyetin Türk milletinin milli menfaatlerine uygun bir şekilde düzenlenmesi, yürütülmesi görüşüdür. " Daha açık bir ifadeyle Türkleşmek dediğimiz şey de; edebiyatta kendi gramerine, romanda kendi retoriğine, modada kendi stiline, müzikte kendi duygularına, bilimde kendi diline, sinemada kendi senaryosuna, düşüncede kendi kafasına, yönetimde kendi ilkelerine, politikada milli ülkülerine, sanatta yerel motiflerine, resimde kendi figürlerine öncelik vermek demektir. Bunun anlamı her yönüyle orjinal ve milli unsurları esas alan bir kimlikle ortaya çıkmaktadır. Koyu bir hamaset, hiç ilgisi olmayan bir ırkçılık ya da bir başka millete üstünlük taslamak değildir. Yeniden Türkleşmek biyolojik ya da antropolojik değil; sosyolojik ve bilimsel gerçeklere dayanır. Türk milliyetçileri kendi milletini başka milletlerden üstünde ya da altında görmenin hastalıklı bir yaklaşım olduğunu kabul eder ve "Acemin Araba üstünlüğü yoktur" ilkesi doğrultusunda Türk milletinin insanlığa, ilime ve kültürel değerlere katkısının yönünden hiçbir eksiğinin olmadığını savunur.


Her faaliyetin Türk milletinin menfaatlerinin noktayı nazarından görülmesi düşüncesi yi da projesi evrenselliğe ters değil midir? Sorusu akla gelebilir. Bu soruya kuşkusuz, rahatlıkla "hayır" diye cevap vermek mümkündür. Her milletin özgürlük ve bağımsızlığına, yaşama, kültür ve değerlerine saygı Türkçülüğe ters bir tutum değildir. Bizim burada ifade ettiğimiz şey, ortaya konulan insani, ahlaki, ilmi ve zihni ilkeleri her millet kendi menfaatlerini ve varlığını sürdürmede kullanabilecek nitelikte olduğudur.

Auguste Comte 19. Yüzyılda Söylemişti

Tanzimat'ın ilk yıllarında Türkiye'nin şark medeniyetinden garp medeniyetine doğru yöneldiğini gören büyük Fransız sosyoloğu Auguste Comte, Mustafa Reşit Paşa'ya yazdığı bir mektupta, dünyanın yüzyıllardan beri Asya ve Avrupa olmak üzere birbirine zıt iki aleme ayrılmış olduğunu, bundan böyle bu ayrılığın devam edemeyeceğini, tarih ve coğrafi bakımından Türkiye'yi bu iki medeniyet arasında bir sentez yapabilecek tek ülke olarak görüyor, girişilecek teşebbüsün bu yönde olmasını tavsiye ediyordu. Bir yanda asırlar boyunca içinde yaşanılmış ihtişamlı bir mazi, öte yanda ise eserleri göz kamaştıran bir batı medeniyeti vardı. Bunlardan ne birincisi olduğu gibi devam ettirebilir, ne o birdenbire ve tamamen bırakılarak, ikincisine intibak edilebilirdi. Şinasi'nin veciz bir biçimde ifade ettiği şeyde şuydu: "Asya'nın akl-ı piranesi ile Avrupa'nın bikr-i fikrini tezviç etmek.. " Batılıların oryantalistlere verdikleri onca emeğe ve bağladıkları yegane umuda rağmen doğuyu yeterince kavrayabildiklerini söylemek mümkün değildir. Plastik medeniyetin kamaştırdığı gözler, iğdiş ettiği gönüller ve dondurduğu idrak yetisi ile batıyı kavraması mümkün değildi. Düşünce ve tefekkürün yalnızca kabloya irca ederek dünyayı sardığını sanmak en büyük yanılgıdır. Günümüz toplumları; bütün milletlerin ve kıtaların aralarında kurdukları bir çeşit ortak hayatla karşı karşıyayız. Soylarımızın, sanatlarımızın, medeniyetlerimizin ve dinimizin beşiği olan Asya'da, alın yazılarımızın anahtarı aranmaktadır. Zira, varlıkların başlangıçlarını anlamadan ne gelişmelerini kestirebiliriz ne amaçlarını. Boşuna dememişler "Işık doğudan gelir kanunun batı-dan"diye. Ne ışık vazgeçilebilir nede kanundan. O halde ışığı batıdan kanunu doğudan almış olan bir Türk medeniyetini Auguste Comte arzu ediyorsa Türk münevveri niye etmesin?


"Yeniden Türkleşmek" bir anlamda yabancılardan ithal ettiğimiz ve kimliğimizin ayrılmaz bir parçası haline gelen düşük vasıflı Türk olmaktan kurtulmakla mümkün olabilecektir.


Bir siyasetçiden çok düşünür kimliğinde olan Alparslan Türkeş'in şu görüşlerinin bir ihtiyaçtan kaynaklandığını söylemeye bile gerek yoktur: "Türk Milleti'ne Bizans'tan geçme bir hastalık vardır. Gevşeklik, dedikodu, fitne, fesat, terbiyesizlik birbirini beğenmemek, sır saklayamamak, rasgele laf söylemek. Bu hastalık bizde de var. Bu hastalığı tedavi edemezseniz kendinize yol seçersiniz... Her şeyden önce yüksek vasıflı Türk olmaya mecbursunuz. Türk Milleti'ni batıran, Bizans'ı batıran, Osmanlı İmparatorluğunu batıran bu hastalıktır." Yeniden Türk'leşmek bu anlamda düşük yanları , küçük hesapları , fitneyi, fesatı, haseti ve entrikayı bir paçavra gibi kaldırıp atarak yüksek vasıflı Türk haline gelmekle mümkün olacaktır!

Bir milletin yalnızca askeri yönden üstünlüğü, cephedeki zaferi onun uzun süreli bir organizasyon kurma imkanı vermez. Askeri üstünlük, kültürel, teknolojik, ahlâkî, sosyal, inanç ve direnç üstünlüğü ile tamamlanmadıktan sonra bir toplum asla bağımsız olamaz. Türk'ler Anadolu'da bin yıldır egemen olabilmişlerse bu onlarda bulunan bazı özellikler bakımından orada bulunan Bizans'tan, Klikya'lılardan ve diğer kültürlerden daha üstün bir konumda oldukları için bu mümkün olabilmiştir. "Türkler, Anadolu'yu sadece fethetmemişler, eski kavimler göçüne benzer bir şekilde, kitle halinde göç ederek bu topraklara yerleşmişlerdir. Anadolu Türk tarihi sadece bir fetih tarihi değil, bir göç, yerleşme ve yeni topraklarda yeni bir medeniyet kurma tarihidir. Başarı yalnız silahla değil, silahın da dayandığı ahlâkî, insani, kültürel ve medeni değerler birikimindedir. Yoksa eşkıyanın dünyaya padişah olduğu vaki değildir.


Dünyadaki değişmelerin karşısında Türkiye'nin durumu PKK, Yunanistan, Suriye, Ermenistan ve diğer güçler tarafındım yeterince anlaşılmamış olmasının son derece olumlu bir gelişme olduğu söylenebilir.


Gelişmeler Türk milletinin "fasit daireyi" kırdığını gösteren işaretlerle doludur. Bir defa Sovyet Zulüm İmparatorluğu'nun dağılması Türkiye'nin iktisadi, kültürel, ticari ve siyasi ufkuna ufuk katmıştır. Balkanlar'da yeni dengeler oluşmaktadır. Türk askeri, Türk uçakları ve gemileri artık Avrupa'nın içinde vardır. Edebiyat, sanat, folklor, tarih ve sosyal hayat hem nitelik hem de nicelik yönünden büyük bir irtifa kaydetmiştir. Unutulmuş akrabalarla birlikte, dilimiz, kelimelerimiz, lügatimiz ve şiirimiz zenginleşmiştir. Türk mallarının kalitesi artmış, işçileri kalifiye hale gelmiş ve nihayet Türk müteşebbisi ses duvarını aşmıştır. Artık kedinin gözü açıktır!. Türkiye'nin tek handikapı ülkeyi yöneten, temsil edenler ile yüzyıllardır topluma dayatılan güvensizlik duygusunun aşamamasıdır. Yeniden Türkleşmek işte bu duyguyu yenmek için gerekli olan yakıtı sağlamaya yarayacaktır.

Yeniden Türkleşmek; yalnız ; Türkler İçin Değil
Bütün İnsanlık İçin Model Olarak Düşünülebilir

Edebiyatta, sanatta, kültürde, felsefede, ahlakta, devlet olmakta, devlet kalmakta, erdemde, dayanışmada, yardımlaşmada kısacası top yekun millet olmada Yeniden Türkleşmek demek yeniden insanlık, asalet ve erdem köklerine dönmek demektir. Buna Türk Dünyasının olduğu kadar, ezilen ve alternatifsiz bırakılan bütün ulusların ihtiyacı vardır.Kılıçbay'ın şu tespitleri oldukça yerindedir.: "Bu haliyle Batılılaşma sahte bir sorunmuş gibi görülmektedir, çünkü yaşanmamış bir tarihin sonuçlarına ulaşılmak istenirken, bu tarihin başlıca yaratılarından biri olan bireyi üretmeyi başaramamış olan Doğu toplumları, gene de batılılaşma programını işleyebileceğini sanmaktadırlar. Tarih iki kere aynı biçimde yaşanmaz, yoksa tarih olmazdı. " Batı birey üzerinde yükselmiştir. Doğu biz (cemaat) olarak donup kalmıştır. Birey kendim kendi dışındaki her şeyden sorumlu hissettiği için savaşımını da vermiştir. Biz duygusu taşıyan toplumlarda ise "bana değmeyen yılan" felsefesi egemendir ve bu tür ilişkilerde herkes sorunu bir başkasının çözmesini bekler. Herkesin her şeyden sorumlu olduğu yerde ise hiç kimse hiçbir şey yapmaz. Yıllarca yapılan da hiçbir şey yapmamaktır. Felsefe farklı, tarihi farklı, insanı farklı olana toplumları aynı yöntem ve dinamikler harekete geçiremezler.


Bu anlamda biz Türkler için Bizans'ın, Grek'in, Fars'ın ve Arab'ın adet, alışkanlık ve geleneklerinin zihinlerimize, yüreklerimize ve zekamıza vurduğu prangaları kırmanın ve atmanın zamanı gelmiştir. Emperyalist batılı asalak toplumları; tarihte korkutan, ürküten ve sindiren tek uygarlık Türk İslam uygarlığı olmuştur. Türk milleti Bizans gibi, Pontus gibi, Venedik gibi, Ceneviz gibi bugünün batılı milletlerin babalarının bulundukları topraklardan uzaklaştıran, süren çıkaran tek batılı olmayan millettir. Batının sömürgeci güçleri dünyanın her yerinde Kızılderili'yi, Yamyamı, Berberileri, Arjantinlileri, Aztek'leri, İnkalıları , Maya'ları vb. milletlerin bir çoğunu yok etmiş, bir kısmını ülkelerinden sürüp çıkarmış, büyük bir kısmını da hala sömürmeye devam ederken yalnız Ortaasyadan gelen Türk'ler karşısında yeterince başarılı olamamışlardır. Batının önce Türkleri durdurmak, sonra Anadolu'ya hapsetmek daha sonra da geldikleri Ortaasya'ya geri göndermek politikaları bugün de değişmemiştir.


Dünya toplumları batının doğrularından ve doğmalarından hem yararlanmalı hem de onların esaretinden kurtulmayı becermelidirler. Bu anlamda Türk medeniyeti örnek olabilir. Bunun içinde batının iktisadi, siyasi teorilerini, felsefelerini, mitolojisini, yönetme tarzını, eğlenme biçimini ve dilini hörgüçlü devenin kamburu gibi sırtında taşımayı önce bir kenara bırakmak gereklidir. Her toplum kendi ayaklan ve değerleri üzerine ayağa kalkılabileceğini öğrenmelidir.

Batı; Efendi Kültürüdür.

Batılı uluslar dünyanın her yerinde bir eline kılıç diğerine haç alarak ülkeleri ve toplumları fiziki ve kültürel soykırıma tabi tutmuşlardır. Derisinin siyah, kızıl ya da sarı; dininin Müslüman, Budist ya da Hindu olması bir toplumun toptan aşağılanması ve işkenceye tabi tutulması Batılı galipler için yeterli görülmüştür. Ethe G. Stewart; Fransızlar Cezayir'i ellerine geçirdiklerinde: Yerli dil olan Arapçanın kaldırılması ve Fransızcanın resmi dil yerine geçirilmesi, çarşaf ve peçenin yasaklanması gibi insan haklarına son derece saygısız sömürgeci yöntemleri uyguladıklarını yazmaktadır. İngilizler, "daha önceleri Hollandalılar- Hindistan'ı ellerine geçirdiklerinde, binlerce insanın jüt dokumamaları için kollarını kesmişler, işkence etmişler ve resmi dil İngilizce olabilecek tarzda yerli dili tasfiye etmişlerdir. Batı kültür tarihi ve etnik anlayışı, hiçbir zaman Türk-Osmanlı geleneği ile kıyaslanamayacak boyutlarda sömürgeleştirme, kimlikleri temizleme, asimilasyon ve işkence yöntemleriyle doludur. Madagaskar'da konuşulan yerli dili Fransızlar kökünden kazımış, böyle bir dili konuşan tek kişi bırakmamışlardır. Batı efendilerin; serfler, plepler ve proterler aleyhine oluşturdukları birikimlerin kriztalize olmuş halidir.


Batı efendilerin kültürüdür. Bu itibarla da bütüncül değildir. Bu yönüyle bütün insanlığa hitap etmez. Kendisi aleyhine düşünce ve eylemlerin yine batıdan türemesinin bir nedeni de budur.


Yeniden Türkleşebilmek: Antiemperyalist Bir Tavır Takınmaktır!


Batının şu veya bu yönüyle başa çıkamadığı bir ulustur Türkler. Bunun bir baskı sebebi de Türklerin batı uygarlığına evrensel düzeyde alternatif olacak potansiyele sahip olmalarındandır. Huntington'un "Medeniyetler Çatışması"nda "İsevi ve Musevi" medeniyetine "Batı", "İslam-Konfüçyüsyen" medeniyetini de "Doğu" diye nitelemesi büyük ölçüde bir kamuflaj içermektedir. Onun doğu dediği Medeniyet gerçekte "Türk-İslam" medeniyetidir. Zira Türklerin dışındaki İslam ülkelerinin dünyaya ihraç edecekleri


Başa dön<