Sevgili Ülküdaşlarım.
Bozkurt.gen.tr Haber Sitesinde okuduğum ve çok beğendiğim bir yazıyı sizlerle de paylaşmak istedim. Özellikle son günlerde İşbirlikçi medyanın muhtelif kanallarında birbiri arkasına gövde gösteren sözde "Aydın" takımı, şahsi varlık sebebi ve geçim nedeni olarak gördükleri "Millî ihanet" politikalarının aracı rolü gereği Milletimizin kafasını karıştırmakta iken...
Bu yazıda Türk Milletinin durumu ve Ülkemizde estirilmek istenen "47 Etnik Grup" ihanetinin içyüzü bilimsel bir inceleme olarak sunulmuş...
Faydalı olması ve faydalanılması dileklerimle...
Saygılar...
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
ETNİSİTE GERÇEĞİ ve TÜRKİYE’NİN ETNİK YAPISI
Yonca Gökalp
1-Etnik Kimliğin Tanımı
Etnik kimlik bir çok farklı ölçütle tanımlanabilen esnek bir kavramdır. Genel olarak benimsedikleri dil, din ve sahip oldukları kültür itibariyle diğer gruplardan farklı olan gruplar etnik kimliğiyle nitelenir. Günümüzde kültür etnik kimliği belirleyen en önemli ölçüttür. Dil ve din ise birlikte değerlendirilebilecekleri gibi ayrı ayrı da önem taşıyabilirler. Türkiye’de ki etnik gruplarda din ortak bir inançtır. Dolayısıyla ayırıcı nitelik dil farklılığıdır. Ancak, dil de her durumda etnik kimlikle örtüşmez. Bu durumda kültürel kimlik en baskın belirleyici değerdir.
Etnologlar bir ülkedeki etnik grupları belirlemede kendi amaç ve bakış açılarına bağlı olarak çok farklı etnik kriteri çok farklı yaklaşımlarla kullanabilirler. Bunun doğal sonucu olarak ise farklı etnologlar aynı ülkede çok farklı sayıda etnik grup belirleyebilirler.
Özellikle etnik gerilimin potansiyel halde mevcut olduğu toplumlarda etnologların maksadını aşan grup tanımlamalarının çok iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Sadece dil baz alınarak yapılan tasnifler yetersiz ve hatta kültürel kimliğin öne çıktığı günümüzde tamamen yanlıştır.
Toplumsal alanda etnik grup kimliği iki farklı bakışla tanımlanmaktadır. Birincisi olan Emik bakış; bir grubun kendi kimliği ile ilgili kendi tanımıdır.Kendini ‘ne’, ‘kim’ olarak gördüğüdür. Emik bakışta etnikliğin ölçütü tamamen grubun kendi kabulleridir.Bir diğeri olan Etik bakış ise; dışarıdaki bir grubun bir başka grubu tanımlamasıdır. Etik bakış bilimsel temelden uzak genelleme şeklinde vulgar bir görüştür. Örneğin Ülkemizde büyük çoğunluk tüm Karadenizlileri Laz, Doğuluların büyük bir bölümünü Kürt olarak tanımlar. Etik bakış ülkenin etnik yapısının değerlendirilmesinde önem taşımasa da çoğunluğun bakışı olarak etnik gruplar arası ilişkilerde etkindir. Özellikle devlet politikalarının belirlenmesinde etkin olabilen Etik bakış ayrıca grup kimlik değişiminde de önemli rol oynayabilir. Verdiğimiz örnekten hareketle yerli kavramı içinde Laz sadece Rize’nin Pazar, Arhavi, Hopa üçgeni içinde küçük bir gruptur. Oysa toplum neredeyse her Karadenizliyi Laz olarak görmektedir.
Zazaların durumu daha da ilginçtir. Zazalar tarih boyunca kendi kimliklerinde onurla direnmiş esasen ne Türklüğü ne de Kürtlüğü benimsemiş bir topluluktur. Zazaları inceleyen ciddi bütün bilim adamlarının ortak görüşü Zazaların Kürt ve Zazacanın Kürtçecin bir lehçesi olmadığı yolundadır. Bu görüşü paylaşanlar arasında Prof.Minorsky, O.Mann, Prof.Kojima gibi otörler de mevcuttur. Ancak Zazaların azımsanmayacak bir bölümü bugün Kürt üst kimliğini benimsemektedirler. Bilimin bağdaştırmadığını gerçekleştiren, Zazaları Kürt kimliğine iten kendilerini kuşatan toplulukların etik bakışı ve devletin bu bakış doğrultusundaki tavrı olmuştur. Osmanlı’dan bu yana devlet ve toplum Zazaları Kürt olarak tanımlamış, toplumsal ilişkiler sürekli olarak zazalara Kürtlüğü empoze etmiştir. Sonuç olarak daha elli yıl öncesine kadar Kürtlüğü reddeden Zazaların önemli bir bölümü bugün üst kimlik olarak Kürtlüğü benimsemişlerdir. Aynı durum Hatay, Mersin, Tarsus, Adana’da yaşayan Nusayriler için de geçerlidir. Büyük çoğunlukla etnik köken olarak Türk olmalarına karşın toplum onları Arap olarak tanımlamaktadır.
Etnik kimlik pek çok nedene bağlı olarak süreç içinde değişkenlik göstermiştir. Günümüz Türkiye’sinde bile yakın bir geçmişe dayanan etnik kimlik değişiminin pek çok örneği mevcuttur. Araştırmalar kanıtlamıştır ki; bir çok Türk unsur Kürt kimliğini ile kendini tanımlamaktadır. Yirmi dört Oğuz boyundan biri olan Avşarların bir bölümünün yanı sıra Döğerler, Kalaçlar, Kikiler, Türkanlar, Karakeçililer, Beydililer Kürtleşmiştir. Bunların içinde Urfa Karakeçilileri Batı Anadolu’daki akrabalarının da çabalarıyla Türk kimliklerini yeniden keşfetmektedir. İbrahim paşanın zorla milli aşiretine bağlayarak Kürtleştirdiği Türkanlar da kimlik değişimine bir başka örnektir. Bir diğer örnek Diyarbakır’daki bir bölüm Avşar köyü’dür. Yaşar Kemal 1995’deki bir yazısında 1865 Kozanoğlu başkaldırısında Diyarbakır’a sürülen on bin çadır Avşar Türkmeninin ,alevi olmayanlarının tamamının Kürtleştiklerini tespit ettiğini ve onlardan ağıt derlediğini belirtmiştir.
Svanberg’in belirttiği gibi, bir etnik grubun ne olduğundan çok, ne zaman yani ne gibi koşullar altında var olduğu önemlidir…
2-Türkiye’nin Etnik Coğrafyası
*1993 yılında Konda A.Ş. tarafından Milliyet gazetesi için İstanbul’da yapılan çok denekli, kapsamlı araştırma soy-dil ve etnisite ilişkisini çok açık olarak göstermektedir.
SOY KÖKENİNE GÖRE DAĞILIM (%)
Ana baba Tarafından Soy : +hısımlar :
Kürt : 7.63 13.30
Balkan kökenli : 2.69 6.81
Kafkas : 2.19 5.78
Laz : 4.28 8.77
Gayri Müslim : 0.78 1.39
Arap : 0.79 2.57
Toplam : 18.44 39.59
Tablonun ifade ettiği anlam, ana-babaya dayalı soy olarak İstanbul nüfusunun % 61.4 ünün kendisini Türk, % 18.44 ünün ise farklı kökenden kabul ettiğidir. %21.11 lik grup ise karışık kökenlidir. Bu grubunda akrabalık ilişkileri Türk’lerledir. Türklük bu grupta baskın unsurdur.
*Ancak daha önemli olan bu gruplara “siz kendinizi ne hissediyorsunuz?” Sorusu yöneltildiğinde alınan cevaplardır. Yani “kendi inancınıza, kabulünüze göre kendi etnik kimlik tanımınız nedir?” anlamında alınan oransal cevaplar Şöyledir:
BENİMSENEN KİMLİK
Kimlik : Oran % :
Türk : 65
Türk-Müslüman : 21
Müslüman : 4
Türk(kürt kökenli) : 3.7
Arap : 0.13
Çerkez : 0.46
Laz : -
Kürt-Zaza : 3.90
Tablodaki dağılıma göre deneklerin %89.7 gibi ezici bir çoğunluk etnik kimlik olarak Türk kimliğini benimsemektedir.
* “Türküm” diyen % 89.7 lik ve sadece “Müslüman’ım” diyen % 4’lük grubun dışında farklı bir kimlik benimseyenlerin oranları şöyledir:
Kimlik : Oran % :
Kürt-Zazayım 3.90
Çerkezim 0.46
Ermeniyim 0.22
Arabım 0.13
Rumum 0.12
Çingeneyim 0.09
Boşnağım 0.06
Museviyim 0.05
Diğer 0.36
Görülüyor ki deneklerden % 1’i aşan tek grup % 3.9’la Kürtlerdir. Türk değilim diyen grupların toplam oranı sadece % 5.39’dur. Burada en ilginç olan, köken olarak hem ana hem baba tarafından “Kürdüm” diyen % 7.6’lık grubun yarısının Türk üst kimliğini benimsemiş olmasıdır. Sık sık bir azınlıklar şehri olarak tanımlanan İstanbul gibi kozmopolit ve Türkiye nüfusunun 16’sını barındıran bir yerde dahi deneklerin % 90’ının “Türküm” demiş olması önemli bir göstergedir.
Bu kapsamlı ve önemli anket göstermektedir ki; ne anadil ne soy kökeni günümüz Türkiye’sinde etnik kimlik belirlemede ağırlıklı bir etmen değildir. Kültürel kimlik ve aidiyet hissi başat değer olarak öne çıkmaktadır. Üst kimliğin ne azlık çoklukla ve ne de yerli, göçmen olmakla alakası yoktur. Üst kimlik tamamıyla grubun kendine bakışı, egemen unsuru algılayışıyla ilgili bir tanımlamadır.
Türkiye’yi bir mozaik olarak tanımlayan P.A.Andrews’un Türkiye’de etnik gruplar adında dilimize çevrilen eseri Batının dışında ülkemizde de bir kısım aydınların, medya mensuplarının ve hatta siyasetçilerin de sıkça başvurduğu bir kaynak olmuştur. Esasen adı geçen eser somut hatalar da dahil olmak üzere pek çok yanlışla dolu olduğu gibi konuya yaklaşımı itibariyle Türkiye’nin etnik yapısını açıklamaktan da uzaktır. Dayandığı verilerin güncel olmaması, sadece dil gibi yanıltıcı bir ölçüte dayanması ve kaynakların sağlamlığı konusundaki kuşkular bir yana, Andrews’un etnikliğin temel ölçütleriyle beraber ikincil tüm ölçütleri de sonuna kadar zorlayarak Türkiye’de 47 etnik grup belirlemede gösterdiği gayreti anlamak mümkün değildir. Andrews’un asıl bağışlanması mümkün olmayan yanlışı bizzat kendi tespitleriyle etnik nüfusun genel nüfusa oranı % 12’yi bulmaz iken Türkiye’yi bir mozaik olarak niteleyebilmiş olmasıdır ki bilimsel olduğu kadar tarihsel açıdan da büyük bir hatadır...
Örneklemek gerekirse çalışmasının daha henüz başında dilleri, soyları ve dinleri bir olan Türk gruplar (Türkmenler, Yörükler, Azeriler, Uygurlar, Kırgızlar, kazaklar, Özbekler, Balkarlar, karaçaylar, …) 15 ayrı etnik grup olarak tanımlanmıştır.
Bu taraflı bakış açısını ispatlamak için uluslar arası bir örnek olarak Fransa’ya bakmak yeterlidir. 1978 istatistiklerine göre Fransa’da yaklaşık 17 etnik grup mevcuttur. Üstelik bu sayı Andrews’un yaklaşımıyla % 80’i aşmaktadır. Söz konusu 17 grubun genel nüfus içindeki oranı %19’dur ve bu gruplardan 16 sının nüfusu 100 binin üzerindedir. Yine Andrews’un verileriyle Türkiye’de etnik grupların toplam nüfus oranı % 11.87 ve nüfusları 100 binin üzerinde olan grup sayısı sadece 5’dir. Böyle bir tabloya rağmen Fransa’da ne mozaik sözü edilir ne de Fransa için mozaik nitelemesi yapılır. Ayrıca Fransa mozaik nitelemesini reddettiği gibi milli azınlık kavramını da benimsememiştir. 1992 anayasasında 2. maddesini Fransızca cumhuriyetin ana dilidir şeklinde değiştirmiştir. Avrupa Konseyi çerçevesinde oluşturulan ve 11 üye ülkenin imzaladığı Bölgesel Azınlık Dilleri Şartına da taraf olmamıştır. Üniter bir devlet olarak milli bütünlüğünü 100 yılı aşkın bir süre önce pekiştirmiş olan Fransa’nın etnik gruplara olan bakışı hiç değişmemiştir. Bu yapıda olan bir Fransa etnik bir mozaik olarak tanımlanmaz ve eleştirilmezken Türkiye’yi bir mozaik olarak nitelemek sadece bilimi inkar değil, maksadını aşan saptırılmış bir aldatmacadır.
3-Türkiye’de Kürt Etnik Grubu
1927 yılından 1965 yılına kadar yapılmış olan genel nüfus sayımlarında anadili Kürtçe olanların sayısının genel nüfusa oranları şöyledir:
1927- % 8.7
1935- % 9.2
1945- % 7.9
1950- % 8.8
1955- % 7
1960- % 6.7
1965- %7.1
Kürt kökenli nüfusun 5-8 olarak kabul edilmesi Kürtlerin 15-20 milyon olduklarını savunan çevrelerin tepkisine yol açabilir. Ancak, şunu belirtmekte fayda vardır ki, yerli yabancı hiçbir ciddi bilim araştırmacı yada kurum Kürt nüfusu böylesine abartılı rakamlarla ifade etmemektedir. Ayrıca çok sayıda ciddi veri bu % 8’lik oranı doğrulamaktadır. Daha önce yer verilen Konda A.Ş nin İstanbul araştırmasında “Kürdüm” diyenlerin oranı % 7.6’dır. 1993 de Tüses in yaptığı araştırmada Kürt olarak belirlediği grubun genel seçmen sayısı içindeki oranı % 9.8’dir. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Aykut Toros genel nüfus sayımı esas alınarak yaptıkları projeksiyona göre 1992 yılında ana dili Kürtçe olanların oranı % 6.2’dir.Javed Ensari’ye göre dünyadaki Kürtlerin nüfusu 15 milyon civarındadır ve bunun % 25 i yani 3 milyonu biraz aşkını Türkiye’dedir.Benzer araştırmalarla örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Lakin sonuç olarak bilimsel, doğru olan grubun kendi kabulü esasına dayalı etnik kimlik belirlemesine göre Türkiye’de Türklük dışında başkaca etnik kimlikleri benimseyenlerin toplam oranı % 7-8’i geçmemektedir. Hangi ölçütle değerlendirilse değerlendirilsin, Türkiye etnik bir mozaik değildir. Bu açık ve bilimsel gerçeğe rağmen aksini savunmak ya cehalet ya gaflet ya da dalalettir. Batının bu temele dayalı tuzaklarla örülmüş yaklaşım ve dayatmalarıyla etnik politikalarımızın belirlenmesi yanlışı, çözümleri çıkmaza sokmakta ülkemiz geleceğinin önünü tıkamaktadır. Bu maksatlı çabaların yegane hedefi Türk toplumunun tarihsel referanslarla beslenmiş kimlik ve benlik hissiyatının oluşturduğu savunma yapısını kırmaktır. Sosyal ahengini yitiren çözülmeye hazır toplumlarda istikrarsızlık ve kaos ortamının ne denli kolay ölçüde kök salabileceği aşikardır. Bu hesapları bozmak için bilimsel temele dayalı bir milli kültür politikası oluşturulması tarihi bir görevdir ve bilimsel gerçeklikler Türklük konusunda Türklerden yanadır.
4-Etnik Gerilim ve Milli Kültür
Sonuç yerine;
Etnik gerilim farklı etnik grupların birbirleri ve-veya devletle aralarında olan karşıtlığın değişik düzeylerde tanımlanabilen sorun olarak yarattığı toplumsal huzursuzluktur. Söz konusu huzursuzluk, hoşnutsuzluktan çatışmaya kadar varabilen tepkisel bir toplumsal tavırdır. Etnik gerilim niteliğine ve şiddetine bağlı olarak toplumsal üretkenliği ve siyasi iktidarı etkilediği gibi, kaynak sarfiyatı yoluyla ekonomik gelişimin de önünü tıkar. Bu nedenle her düzeyde bir devlet sorunu olarak algılanması gerekmektedir.
Etnik gerilimin temel nedenlerinin ilke bazında demokrasi ve insan haklarına bağımlı olması doğru bir kabul olmakla beraber demokrasi ve insan hakları kuralsal kabullerden çok bir kültür olgusu bir yaşama bilincidir. Bu gerçek göz ardı edilerek etnik gerilimlerin çözümünü yazıyla hükme bağlanmış metinlerde görmek sık rastlanılan bir yanlıştır.
Çağdaş bilimsel temellerle oluşturulacak ve halkının refahını birinci önceliği olarak görebilecek bir milli kültür politikası, demokrasi ve insan haklarını kültürel düzeyde ele alabilmiş ve toplumun her katmanına indirgeyebilmiş bir program olarak anlaşılmalıdır. Ancak milli kelimesini lügatinden ısrarla çıkarmak isteyen bunu ırkçı bir şovenizm ile karıştıran bir kısım aydınlarımız ve aydınlanmamış hükümet erki bu hayati politikanın oluşturulamamasının en etkin sorumlularındandır. Milli demek bu millete ve bu milletin kutsadığı değerlere saygılı olmak demektir. Evrensel değerleri geliştirecek zemin de milli değerlerden geçmektedir. Unutmamalıdır ki batı için şark meselesi bitmemiştir ve bitmeyecektir. Sağlam temellere oturtulmamış bir milli kültür politikası oluşturulmadığı takdirde dayatmalarla yaratılan etnisite sorunu kaosun potansiyel tetikleyici gücü olarak var kalmaya devam edecektir…
Kürt kimliğini ciddi bir etnik gerilim unsuru olarak benimseyen grup ne denli küçük olursa olsun, Batılı hamilerinin usta manevraları, ekonomik koşullar, siyasi istismar ve kamuoyu oluşturma tekelini elinde bulunduran bir kısım medyanın bilinçsiz ve sorumsuz tahrikleriyle birlikte işbirlikçi sivil toplum örgütlerinin de desteğiyle, terörün iç istikrarı bozucu tehdidi geçmiş deneyimlerimize bakarak pek de uzak olmayan bir ihtimal olarak karşımıza çıkmaktadır.
Milli kültür politikalarında yapılan yanlışların faturalarının ekonomi biliminin reçeteleriyle ödenemeyeceği, sorunların sabun köpüğü tedbirler dizisiyle çözülemeyeceği gerçeği artık kavranmalıdır. Hükümet erkinin uygulamaları doğudaki çocukların Ankara’da Atakule’ye, İstanbul’da Tatilya’ya götürülerek gezdirilmesinden, Galatasaray maçlarının Diyarbakır’da oynatılmasından, Diyarbakırspor ile Vanspor’a büyük yardımlar yapılmasından, ses sanatçılarına Doğu ve Güneydoğu’da konser verdirilmesinden ve bale sanatçılarına başlarında poşuyla gösteri yaptırılmasından daha radikal bir düzeye henüz ulaşabilmiş değildir. Bu gündelik politikalarla batı cephesinde yeni bir şey olmadığı sürece doğu cephesinde de yeni bir şey olmayacağından korkmak paranoya sayılmamalıdır.
İşte bu anlamda Milliyetçi Hareket; Milli kültürümüzün ve onurlu geleceğimizin teminatı olmakla kalmayıp, Üniter Türkiye Cumhuriyetinin sadece bekçisi değil tek varisidir…
Ne Mutlu Türküm Diyebilene….
KAYNAK:
http://www.bozkurt.gen.tr/index.php?id=55